Sömürgeci geçmişimizin hatalarını onaralım

amerikan-yerlileri.jpg

John Bishop / STUFF

Sömürgecilik ve onun kalıntıları, tüm dünyada sol ideoloji sahipleri ve yerli halk tarafından geçmişi kötülemek için dile getirilir.

Sömürgeciliğin ve sömürgeleştirmenin fenalıklarından, benim bildiğim kadarıyla asla kuşku duyulmadı.

Bu alanda Meksika’daki İspanyol sömürgeciliğinden daha iyi bir örnek az bulunur. Başlangıçta Aztekler, İspanyol ziyaretçileri iyi karşıladılar ve onlara iyi davrandılar. Daha sonra istilacı Hernan Cortés’in yönlendirdiği İspanyollar, Aztek İmparatorluğunu 1521’de vahşice devirdi; son hükümdar Tenochtitian’ı yakaladı, işkenceye tabi tuttu, öldürdü ve götürebileceği tüm altınları ve değerli eşyaları çaldı.

Avrupalı devletler 16. yüzyıldan 20. yüzyıla değin dünyanın gittikleri her yerinde yerel kültürleri tahrip etti, kendilerinden önce egemen olmuş uygarlıkları enkaza çevirdi, kaynakları yağmaladı, yerli halkları birbirine düşman etti ve kendi sözde üstün ahlaki değerlerini ve hükümet sistemini dayattı.

Avrupalı devletlerin, bir ülkenin bütününü, ayrıldıklarında ilk gittikleri zamandan daha iyi bir durumda bıraktıkları ya hiç görülmemiştir ya da nadiren görülmüştür.

Örneğin Karl Marx, Britanyalıların İrlandalılara karşı tutumunu sömürgeciliğin, sömürgeleştirilenlerin aleyhine işlemesinin son örneği olarak ele alır.

Tüm Avrupa devletlerinin uyguladığı sömürgeciliğin ortak özelliklerinden birisi, yerli halkı değersiz görmekti (nitekim kölelik sıradanlaşmıştı); onların toprakları ve varlıkları ellerinden alınıyor, itirazlar ve ayaklanmalar güç kullanılarak bastırılıyordu.

Muhtemelen en kötüleri Portekizliler ve Belçikalılardı; ancak Hollandalı, Fransız, Britanyalı ve diğer sömürgecilerin de sicilleri gurur verici değildir. Britanyalılar, sürece tipik bir ikiyüzlü çarpıtma ekleyip sömürgeleri “beyaz adamın yükü” olarak nitelediler ve kiliseleri de Hıristiyanlığın “uygarlaştırma görevi”ni söz konusu etti.

1970’lerin başlarında siyahi Fransız psikiyatr Franz Fanon’un “Bu Dünyanın Lanetlileri” adlı kitabını okumuştum. 1961’de yazılmış olan kitap, sömürgeciliğin kişiler ve sömürgeleştirilmiş topraklarda yaşayanlar üzerindeki insanlıktan çıkartıcı etkilerini çarpıcı bir eleştirel çerçevede sergiliyordu.

Yeni Zelanda’ya gelelim. Yerli Maorilerin topraklarının fethedilmesinin onların lehine olmadığı konusunda hiç tereddüde düşmedim. 19. yüzyılın sonunda, Maori ırkının bekasına ilişkin ciddi kuşkular belirmişti; bunlar viski, tütün tüketimi, tüfek kullanımı, frengi, grip ve toprakların, hazinenin yerli dilin zorla ellerinden alınması sonucuydu.

Bugün Maorileri (ayrıca Pasifika ve diğer etnik grupları) sağlıklı, mutlu, müreffeh topluluklar olarak işlev gören ve “kötü istatistiklerde” düşük temsil edilmeyen topluluklar olarak görmek istiyorum. Bütün Yeni Zelandalıların da aynı görüşte olduğunu düşünüyorum.

İyi niyetli insanları sinirlendiren (ben de kendimi bu gruba dahil ediyorum) bir husus, bazı çevrelerin herhangi bir istemin yadsınmasının “ırkçı” olduğu yolundaki iddiasıdır. Onlara göre, “sömürgeciliğin bir kader” olduğunu kabul etmeyen yaklaşımlar da en azından bilgisiz ve en kötüsü de gizli ırkçıdır.

Geçmişin hatalarını giderelim ve –kutsallık içeren bir söz etme pahasına- haksızlığa uğramış olanları yüceltelim; ama bu arada anımsayalım ki bugünün “Pakeha”ları (Ç.N.- Şimdi yerleşik olan eski beyaz sömürgecilerin torunları), atalarının günahlarından kişisel olarak sorumlu değildir.

Hepimiz tartışma fırsatı bulmalı ve Maorilerin (ve diğerlerinin) özlemlerini toplumumuz bünyesinde nasıl en iyi şekilde gerçekleştirebileceğimizi düşünmeliyiz. Şahsen geleceğe yönelik ölçülü tartışma ortamı görmek istiyorum. Önyargılı etiketler yararlı değildir. Makul tartışma esas olmalıdır.

Yorumlar

yorum