Japonya insanlığı tehlikeye atıyor, Batı dünyası üç maymunu oynuyor

Dünya liderleri, iklim değişikliğiyle mücadeleye öncelik tanımaya, bu konuda daha somut adımlar atmaya hazırlanırken, Tokyo’dan gelen bir açıklama hem kafaları karıştırdı hem de öfke doğurdu.

Tokyo yönetimi, Fukuşima Nükleer Santrali’nde biriken atık suyun okyanusa boşaltılmasına karar verdiklerini duyurdu. Geçtiğimiz günlerde iklim değişikliği konulu zirveye evsahipliği yapan ABD’nin Japonya’nın söz konusu kararına verdiği destek de Washington’un bu konudaki samimiyetine dair şüphelere yol açtı.

Nükleer reaktörlerin soğutulması için kullanılan 1 milyon tonun üzerinde nükleer atık suyun depolarda biriktiği biliniyor. Su miktarı, günde 170 ton artıyor. Fukuşima Nükleer Santrali’ni işleten Tokyo Electric Power (TEPCO), atık su depolama kapasitesinin 2022 sonlarına doğru dolacağını açıkladı.

TEPCO’ya göre, suyun boşaltılmasına iki yıl içinde başlanması bekleniyor ve tamamının boşaltılması için 30 yıla ihtiyaç var.

Atık suda trityum, stronsiyum-90, iyodin-129 ve kobalt-16 gibi çok sayıda farklı radyoaktif izotop bulunduğu belirtiliyor.

Etkileri yıllarca sürecek 

Uzmanlar, Fukuşima’dan çıkan işlenmiş atık suyun diğer nükleer santrallerdeki atık suyla aynı olmadığına, nükleer santral hasar gördüğü için işlenmiş suyun, bazıları yüksek derecede radyoaktif nitelikli ve tehlikeli olan yüzlerce farklı kimyasal içerdiğine dikkat çekiyor.

Radyoaktif atıklar özellikle gıda zincirine büyük tehdit oluşturuyor. En büyük risk ise tabii ki su ürünleri için mevcut. 2011 yılındaki depremin ardından meydana gelen nükleer sızıntı sonrası bazı ülkeler Japonya’dan, özellikle de sızıntının daha yoğun etkilediği bölgelerden su ürünü satın almayı durdurmuştu.

Birçok uzmana göre, düşük seviyede radyoaktif izotopların bile denizlerdeki canlı yaşamına etkileri tam olarak bilinmiyor.

Çin Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’nden Shang Qi, Çin basınına yaptığı açıklamada, ‘‘Japonya’nın zararlı maddeleri yedi kat faktörle zararlı maddeleri seyrelteceği ve sonra suyu boşaltacağı bir yalan. Seyreltim, toplam boşaltım miktarı açısından bir şey ifade etmiyor.” dedi.

Shang, deniz yaşamında tespit edilen aşırı miktarda radyoaktif maddenin, işlenmiş suyun radyoaktif kirliliğe neden olduğunu ispatladığını söyledi. Çinli uzman, gıda zincirinin en altı radyoaktif içeriğe sahip ise bunun üst deniz yaşamı tarafından tüketileceği, gıda zincirinin üstünde toplanan yoğunluğun da boşaltılan işlenmiş sudan binlerce kat fazla olacağını kaydetti.

Uzmanlar, ayrıca radyoaktivitenin insanlara vereceği zararı öngörmenin çok zor olacağını, bazı etkilerin yüzlerce yıl sürebileceğini de dile getiriyor.

Ne yapılabilir?

Bazı çevrecilere göre, TEPCO’ya işlenmiş suyu biriktirmek için yeni depolar inşa etme izni verilebilir. Bu süreçte de radyoaktif izotop seviyesinin görece zararsız seviyelere inmesi sağlanabilir.

Daha da önemlisi, tüm süreç şeffaflıkla ve istişareye dayalı olarak yürütülebilir.

TEPCO’nun temizleme işleminin şeffaflıktan yoksun oluşu endişe yaratıyor. Japonya’nın kullanılacağını iddia ettiği ALPS’nin (Gelişmiş Sıvı İşleme Sistemi) nasıl işlediğine dair büyük soru işaretleri var.

Bilinmeyen birçok husus mevcut; ancak bilinen şu ki, hiçbir filtreleme sistemi yüzde 100 etkili değil ve Japonya, komşu ülkelerle gerekli istişareleri dahi yapmadan, onların eleştirilerini ve iç kamuoyunun tepkisini dikkate almadan büyük bir sorumsuzluğa imza atıyor.

Japon hükümetinin bazı adımları da şüpheleri artırıyor. Bir yandan, atık suyun okyanusa boşaltılmasının bir sorun teşkil etmediğini iddia eden Tokyo, diğer yandan, Fukuşima bölgesinde tutulan iskorpit balıklarının satışına yasak getirerek kafa karışıklığına yol açıyor.

Basında yer alan haberlere göre, aşırı radyoaktif madde tespiti gerekçesiyle iskorpit balığının piyasaya sürülmesine yasak geldi.

Fukuşima bölgesine bağlı Minamisoma kentinin 13 kilometre açıklarında 37 metre derinlikte tutulan kara akrep balığında, kilogram başına 270 bekerel radyoaktif izotop tespit edildi. Bu miktar, standardın üzerinde. Bu gibi örnekler Japonya’nın iddialarının tutarlılığına dair şüpheler yaratıyor.

Benzer bir uyarı, şubat ayında da yapılmıştı. Yine Fukuşima bölgesine bağlı Shinji ilçesi açıklarında yakalanan kaya balıklarında Japonya’nın ulusal standardının beş katından fazla radyoaktif madde tespit edilmişti. Kilogram başı 500 bekerel radyoaktif izotop yoğunluğu olduğu kayıtlara geçmişti.

Bu durum, Fukuşima nükleer kazasının üzerinden 10 yıl sonra felaketin etkilerinin sürdüğünü gösteriyor. Japonya’nın son kararı deniz çevresinin daha da kötüleşmesine yol açacak.

Atık su boşaltımı konusuna dair uluslararası hukukta çok sayıda ilke ve yükümlülük yer aldığı gibi, konu birçok anlaşmada da ele alınıyor. Söz konusu anlaşmalara göre, Japonya’nın deniz çevresini uluslararası hukuk doğrultusunda koruması, komşu ülkeler ve atık suyun boşaltılmasından etkilenecek ülkelerle işbirliği yapması gerekiyor.

Başka bir ülke yapsaydı ne olurdu?

Tokyo’nun tartışmalı kararına ABD ile Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) destek veriyor. UAEA, Japonya’nın teklifinin ‘‘teknik olarak uygulanabilir ve de uluslararası uygulamalar ile uyumlu olduğunu’’ belirtiyor.

Çin, başından beri itirazlarını açıkça dillendiriyor. Çin Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Japonya’ya bilimsel bir tavır sergileyerek, uluslararası toplumun itirazlarına kulak verme, sorumsuzca aldığı bu karardan dönme çağrısı yapıldı.

Tokyo’nun kararına başlangıçta tepki veren Güney Kore, sert bir yaklaşım benimseyecek gibi görünmüyor. Yonhap’ın haberine göre, Güney Kore Dışişleri Bakanı, Tokyo’nun UAEA’nın standartlarını izlemesi hâlinde buna (boşaltıma) itirazları olmayacağını söyledi. Bu da demek oluyor ki, Güney Kore geri adım atmaya başladı.

Çin basınına konuşan uzmanlar da ABD İklim Temsilcisi John Kerry’in Seul ziyareti sonrası Güney Kore’nin tavrının değiştiğini söylüyor.

İnsan sağlığını büyük tehlikeye atan bu girişim karşısında Batılı ülkeler üç maymunu oynuyor.

Bir düşünün, kendi ‘‘kamplarında’’ olmayan bir ülkenin, kendilerince hizaya getirmeye çalıştıkları bir ülkenin böyle bir karar aldığını… Ardından neler gelirdi acaba? Söz konusu karara imza atan ülke çevre düşmanı ilan edilir, belki de yaptırımlara maruz kalırdı.

Ancak bunu yapan ‘‘kendilerinden’’ olunca, failin arkasında Washington olunca tüm kararlar makul, her şey mübah oluyor.

Yorumlar

yorum