“Dünyanın her köşesine korku ve tehditler saçan kim?”

20190725173947027_24892.jpg

ABD’de yüze yakın sözde “sertlik yanlısı”, Başkan Donald Trump’a bir açık mektup göndererek, Çin’in “yayılmacılık politikası” izlediği ve “kapsamlı devlet gücünü kullanarak diğer ülkelere kabadayılık tasladığı ve korku saçtığı” iftirasında bulundu. Bu tür yanlış ithamlar, akla ve mantığa sığmıyor. Nitekim, sağduyulu insanlar da mektupta Çin yerine ABD yazılsaydı, bunun gayet yerinde olacağı görüşünü dile getiriyor.

Söz konusu mektubu kaleme alan kişi, ABD Deniz Kuvvetleri’nden emekli bir subay. Mektuba imza atanlar arasında hem emekli askerler hem de istihbarat çalışanları bulunuyor. Çin-ABD ilişkilerini sorumlu bir şekilde değerlendirmeye yanaşmayan bu şahıslar, sadece ortak imzalı bir mektup yayımlayarak kendi varlıklarını gösterme derdindeler.

Örneğin, mektupta “ABD’nin siyasi sisteminde siyasetin norm, savaşın ise istisna olduğu; Çin’de ise bunun tam tersi olduğu” iddia edildi. Bu görüşün saçmalığını ispat etmek için birkaç veriye göz atmak kâfi. Misal, ABD, kurulduğu 1776 yılından bu yana geçen 200’ü aşkın yılın yüzde 90’ından fazla süresini savaş içinde geçirdi. “Barışçı Başkan” olarak göklere çıkarılan Barack Obama’nın görev döneminin sadece son yılında ABD tarafından yedi ülkeye yaklaşık 26 bin adet bomba atıldı.

Buna karşın, Çin Halk Cumhuriyeti, kuruluşundan bu yana geçen 70 yıl içinde hiçbir zaman savaşı ya da çatışmayı başlatan taraf olmadı. O hâlde şu soruyu sormanın zamanı geldi: Dünyadaki “barış noksanlığını” kim yaratıyor?

Son yıllarda, dünya üzerindeki başlıca güvenlik krizlerinin tamamının arkasında ABD’nin gölgesi görülüyor. ABD, terörle mücadele kisvesiyle Afganistan ve Irak’a savaş açıp, Suriye’ye askerî operasyonlar düzenleyerek çok sayıda sivilin ölmesine neden olurken, tüm Avrupa’yı etkisi altına alan mülteci krizini de tetikledi.

Mevcut ABD yönetimi ise görevi devraldıktan sonra ısrarla tek taraflılık politikasını şiddetlendirdi. Örneğin, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı. Tek taraflı olarak İran nükleer anlaşmasından çekildi. ABD ile Rusya arasındaki “Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması”nı terk etti. Sözde “seyrüsefer serbestisi” bahanesiyle onlarca ülkenin deniz sahasına askerî gemiler gönderdi… Kuvvet politikasını bir silah olarak kullanan ABD, dünya barışının baltalayıcısı ve küresel kargaşaların da asıl kaynağı.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü tarafından yapılan istatistiklere göre, 2018 yılında ABD 640 milyar doları aşan askerî harcamalarıyla yine dünyada ilk sırada yer aldı. Bu miktar, aynı zamanda ABD’yi izleyen sekiz ülkenin askerî harcamalarının toplamına tekabül ediyor.

Çin tarafından dün yayımlanan “Yeni Dönemde Çin’in Ulusal Savunması” başlıklı beyaz kitapta, “hiçbir zaman hegemonyacılık ve yayılmacılık peşinde koşmama”nın yeni dönemde de Çin’in ulusal savunmasının en belirgin özelliği olacağı net bir dille ifade edildi. Beyaz kitapta, ayrıca Çin’in savunma bütçesinin GSYİH’ye ve kamu harcamalarına oranı ile kişi başına düşen savunma harcamasının birçok ülkeye kıyasla düşük olduğunun altı çizildi.

Kısacası, ABD’nin eski başkanlarından Jimmy Carter’in “ABD, dünya tarihindeki en savaş sever ülke; Çin ise savaş için bir kuruş bile israf etmedi.” demesi boşuna değil.

ABD, bu denli savaş peşinde koşarken, Çin’i “barışçı bir rejim olmamakla” itham ediyor. Bu da ABD’li bazı siyasetçilerin değer yargıları ve dünya görüşleri ile arsızlıkta had safhaya ulaştıklarını gösteriyor.

Trump’a gönderilen söz konusu mektupta Taiwan ile ilgili dillendirilen iddialar ise daha da saçma ve asılsız… Herkes biliyor ki, Taiwan sorunu, Çin’in temel çıkarlarını ilgilendiren bir konu. Çin’in anakesimi, azami samimiyet ve çaba göstererek Taiwan Boğazı’nın iki yakasının barışçıl yollardan birleşmesini gerçekleştirmeye çalışırken, diğer taraftan silah kullanmaktan vazgeçme taahhüdünde de bulunmuyor ve her türlü gerekli önlemi alma hakkını saklı tutuyor.

Bu önlemlerin hedefi, Taiwanlı vatandaşlar değil; dış güçlerin müdahalesi ile “Taiwan’ın bağımsızlığı”nı amaçlayan az sayıdaki bölücü ve bölücülük faaliyetleri. ABD’deki bazı şahısların, Çin’in ulusal birliğini savunmak amacıyla aldığı önlemlere “kabadayılık ve tehdit” iftirasında bulunması da Çin’in iç işlerine kaba bir müdahale anlamı taşıyor.

Bazı Amerikalıların, Çin’i karalarken ellerinden geleni esirgememelerinin nedeni ise ABD’nin uzun yıllardır sürdürdüğü hegemonyacılığın, günümüzün ekonomik küreselleşme ve siyasi çok kutupluluk eğilimleri tarafından reddediliyor olması. Sözde “Çin tehdidi” iddiasını ortaya atanlar, ABD’deki iç çekişmeleri örtbas ederek dikkatleri dışa çevirmeye, bazı çıkar odaklarının bundan nemalanmasını amaçlıyor.

Barışsever bir ülke olarak Çin, daima dünya barışını inşa etmeye ve korumaya çalışıyor. Çin, şu ana kadar barış koruma operasyonlarına gönderdiği 37 binden fazla askerî personelle BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri arasında da başı çekiyor. Çin, bu çabaları neticesinde Birleşmiş Milletler tarafından da “barış koruma operasyonlarının kritik unsuru ve kritik gücü” olarak değerlendiriliyor. Ayrıca, Çin’in BM’ye ödediği üyelik aidatı, 2005 yılında örgüt toplamının yüzde 2’sini oluşturuyorken, bu oran 2019 itibarıyla yüzde 12’ye çıktı.

Buna karşın, dünyanın en büyük ekonomisi ABD’nin ise 1 Ocak 2019 itibarıyla BM’ye düzenli ödemeler konusunda 381 milyon dolar, barış koruma bütçesi konusunda ise 776 milyon dolar borcu bulunuyor. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres de ABD’nin barış koruma bütçesine olan borcunun, bu alandaki toplam borcun üçte birini oluşturduğunun altını çizdi.

Günümüz dünyası pek barışçı bir konumda değil ve insanlık birçok tehditle karşı karşıya bulunuyor. Çin ve ABD, BM Güvenlik Konseyi’ne daimi üye ülkeler olarak, Kore Yarımadası ve İran nükleer sorunları ile Ortadoğu krizi gibi konularda işbirliği yapmalı. ABD’li bazı siyasetçiler, hegemonyacı düşüncelerinden hâlâ vazgeçmez, kuvvet politikasıyla diğer ülkeleri tehdit eder ve kışkırtırsa, ülkeleri 21’inci yüzyılın çağdaş toplumları tarafından eninde sonunda terk edilmeye mahkûm olacak.

Yazıyı paylaşın:

Yorumlar

yorum