“Çamur at izi kalsın” siyaseti dünyayı hiçbir yere götürmez

rBABCmDVNeuATImNAAAAAAAAAAA184.768x432.jpg

CRI Türkçe

BM İnsan Hakları Konseyi’nin 47’nci oturumunun ikinci günü sert tartışmalara sahne oldu.

Çin, bir grup ülke adına Kanada’daki yerlilere yönelik insan hakları ihlallerine dair endişeleri dillendirdi, işlenen tüm suçların tarafsız ve kapsamlı şekilde soruşturulması çağrısı yaptı.

Kanada’nın öncülüğünde ise bazı ülkeler Xinjiang ile ilgili mevzuları gündeme getirip köpürtmeye çalıştı.

BM İnsan Hakları Konseyi oturumunun suiistimal edilerek Çin’in Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi ile ilgili konuların gündeme getirilmesi, savunulması mümkün olmayan “soykırım” iddialarının köpürtülmesi şaşırtıcı olmadı.

Ancak uluslararası hukuk açısından hiçbir meşru temeli bulunmayan söz konusu iddia ve girişimlerin uluslararası toplumda karşılık bulmasını ve Çin’i etkilemesini beklemek de manasız.

Çin’den sert tepkiler

Çin’in BM Cenevre Ofisi ve İsviçre’deki diğer uluslararası örgütlerdeki daimi temsilcisi Liu Yuyin, oturumdan önce yaptığı açıklamada, bu teşebbüsün başarısızlığa mahkûm olduğunu vurgulamıştı.

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Zhao Lijian da Xinjiang’daki durum dâhil olmak üzere Çin’in insan hakları davasındaki başarılarının yadsınamayacağına işaret ederek, bu olgunun “çamur at izi kalsın” mantığına sahip ülkelerin acınası hâldeki insan hakları durumlarıyla da keskin bir tezat teşkil ettiğini belirtti.

Kişi kendinden bilir işi

Bahsi geçen ülkelere gelince, bu ülkeler kendi tarihleriyle yüzleşmekten bahsederken, diğer ülkelerin de benzer geçmişleri olduğu iddiasını yayarak kendilerini temize çekme eğilimine sahipler.

Gelgelelim, şurası bir gerçek ki, tarihe bakıldığında emperyalist ve kolonyal politikalarıyla tüm dünyayı kendi ceplerini doldurmak için sömürenler, bununla yetinmeyip birçok ülkede katliam ve soykırıma imza attı.

Örneğin, ABD’nin yerlilere yaptığı katliamın ve yerlilere yönelik kalkıştığı soykırımın tarihte bir başka örneğini bulmak zordur.

ABD’de bugün de Afrika, Asya ve Latin Amerika kökenlilerin “beyazlar” ile eşit muamele görmediği herkesçe biliniyor. Washington, siyasi ve ekonomik sisteminin iliklerine işlemiş sistematik ırkçılığı kabul etmesine ediyor, ancak pratikte bu diskurun ötesine gidemiyor. Yapılan anketler de halkın hiçbir yasal düzenlemenin gerçek hayatta uygulanmadığı, yıllardır var olan eşitsizliklerin sürdüğü kanısında olduğunu gösteriyor.

Aynı ayrımcılığı, farklı etnik kökenden ve farklı sosyo-kültürel çevrelerden ABD vatandaşlarının COVID-19 salgınından nasıl etkilendiklerine bakınca da görebiliyoruz.

Kanada’ya gelince… Daha geçen ay, tüm dünya, Kanada’da yerli çocukları asimile etmek üzere eğitim verilen bir yatılı okulun bahçesinde 215 yerli çocuğa ait ceset kalıntıları bulunduğuna şahit oldu. Kurbanların en küçüğü 3 yaşındaydı. Hiçbirinin ölüm kaydı dahi yok.

Bunun münferit bir olay olmadığı, sistematik bir girişim olduğu da biliniyor. 150 bin yerli çocuk, “kültürel soykırım” için zor kullanılarak ailelerinden ayırılmış, farklı eğitim kurumlarına yerleştirilmişti. Binlerce çocuğun da doğal olmayan yollardan öldüğü biliniyor.

Yerlilerin maruz kaldıklarının tarihteki bir leke olmakla kalmayıp bugün de devam ettiği, Kanada’nın kendi kurumlarının raporlarında yansıtılıyor.

Bir başka örnek de demokrasi savunuculuğu yapan, sözde mahkemelere kucak açan İngiltere.

İngiltere Kamu Sağlığı Ajansı’nın (PHE) raporuna göre, COVID-19 salgınında Bengal kökenlilerin ölüm oranı “beyazların” iki katıyken, Çin, Hindistan, Pakistan ve Karayip kökenlilerin ölüm oranı da beyazlara kıyasla yüzde 10 ila 50 daha yüksek.

İngiltere’nin sicilini hatırlayacak olursak, İngiliz ordusuna mensup askerlerin, 2003 yılında Irak’ta binlerce sivile işkence yaptığını ve birçok masum sivilin ölümüne yol açtığını da vurgulamalıyız. İngiliz askerler, Afganistan’da da terörle mücadele adı altında zulümlere imza attı.

İngiliz askerlerine dönük 3 bin 400’ün üzerinde savaş suçu ithamı var, ancak bunların yüzde 90’ı soruşturulmadı bile.

Batı, söylem hâkimiyetini kullanarak şunu yapmaya çalışıyor: Herkesi kendi kurallarıyla ve kendi sözde değerleriyle kendi kurduğu bir sözde mahkemede yargılamak istiyor; ancak karşı tarafa söz hakkı vermekten dahi imtina ediyor, belki de korkuyor.

Çin’in, kendisine bu ithamları yönelten bazı ülkeler gibi ne soykırım ne de etnik temizlik geçmişi konularında sabıkası bulunuyor. Dolayısıyla Çinli yetkililerin, diplomatların ve Çin medyasının söz konusu mesnetsiz iddialara cevap verirken, Batılı ülkelerin tarihinden örneklere başvurması bir “dikkat dağıtma hamlesi” değil; bilakis hakikatin altının çizilmesi gayreti…

Yorumlar

yorum