Avrupa, ABD’nin Çin’e karşı yeni ‘soğuk savaşına’ karşı çıkmalı

7dd2e52d025444b79604a5e34c23a7ac.png

Gerhard Schröder / OMFIF

 

Küresel koşullar, Çin ile dünyanın geri kalanı arasındaki ilişkiler de dahil olmak üzere, son birkaç yılda temelden değişti. Başkan Donald Trump yönetimindeki siyasi iklimdeki çalkantı, Covid-19 pandemisinin yol açtığı sarsıntılar ve Batı’nın zayıflaması, Beijing ile ilişkileri etkiliyor.

Başkan Joe Biden yönetimindeki yeni ABD yönetimi, Çin’i yüzyılın en büyük dış politika, ekonomik ve güvenlik politikası sorunu olarak görüyor. Başkan Barack Obama’dan beri ABD siyasetinde bir süreklilik var. ABD, dikkatini Avrupa’dan Çin’e çeviriyor. Çin’in etkisini kontrol altına almaya ve ülke ekonomisini Batı’dan ayırmaya çalışıyor. ABD, Avrupa’dan Çin karşıtı kampanyasına katılmasını istiyor. Ama bu akıllıca mı? Avrupa’nın çıkarlarına uygun mu? Yeni bir soğuk savaşa alternatif yok mu?

Çin’in stratejisi çift yönlüdür. Ülke, dünya çapında bir ticaret, yatırım ve kalkınma ortağı olarak talep görmektedir. Ancak Beijing, Washington’un ayrışma çabalarına yabancı teknolojiden bağımsız olmaya çalışarak da tepki veriyor. Çin’in bu temel amaçla hareket ederek, 5G, yapay zekâ ve biyoteknoloji gibi alanlardaki muazzam ilerlemesinin bir sonucu olarak önümüzdeki yirmi yılda başarılı olması muhtemeldir.

Almanya da dahil olmak üzere birçok batılı gözlemci, 1980’li yıllarda Deng Xiaoping ile başlayan geniş tabanlı siyasi, askeri ve ekonomik bir strateji izleyen Çin Halk Cumhuriyeti’nin 100. Yıl dönümü olan 2049’a kadar dünyanın önde gelen sanayi ülkesi olma hedeflerini kabul etmeyi uzun süredir reddediyor.

Ancak Covid-19 krizi, Çin’i anlamak ve doğru yorumlamak adına bir kırılma yarattı. Çin’in salgını, Avrupa ülkelerinden daha başarılı ve tutarlı bir şekilde kontrol altına alması ve ekonomik toparlanmanın dünyanın diğer bölgelerinden daha erken sağlaması dikkatlerin Asya’ya çevrilmesine olanak sağladı. Çin, başka yerlerdeki ekonomilerin ağırlıklı olarak ağır bir şekilde küçüldüğü geçen yıl %2 büyüme elde etti. Alman şirketleri, diğer pazarlardaki kayıplarını telafi etmek için Çin’e ihracat yapmayı sürdürüyor. Alman otomobil üreticileri artık üretimlerinin %40’ını Çin’de satıyor.

Çin zor bir siyasi ortak olsa bile, Avrupalılar ABD’nin onları ticaret yüzünden soğuk savaşa çekmesine izin vermemeli. Biden yönetimi bunun “demokrasi ve otokrasi” arasındaki temel bir çatışma olduğunu iddia ediyor. Bu durum, değerleri tek taraflı olarak çıkarların üzerinde tutan ve temelde yanlış yöne işaret eden ahlaki bir dış politikanın yansımasıdır. Böyle bir duruş sergileyerek küresel zorlukların üstesinden gelmek mümkün değildir. İklim değişikliği, salgın hastalıklar ve göç baskıları ulusal sınırları aşıyor. Bu zorlukların üstesinden gelmenin tek yolu, uluslararası toplumun birlikte çalışmasıdır.

Küresel ısınmaya karşı mücadele en önemli başlıklardan bir tanesidir. Çin, dünyadaki karbondioksit emisyonunun yaklaşık %30’undan sorumludur. Başkan Xi Jinping, ülkenin 2060 yılına kadar karbon nötr hale geleceğini duyurdu. Bu hedef iddialı ancak Avrupalı şirketler ve teknolojinin yardımıyla daha da erken gerçekleştirilebilir. Çin’i burada boykot etmenin bir anlamı bulunmamaktadır.

Yaptırımlar, tek taraflı baskı veya askeri harekatlar yerine diyalog ve işbirliği yaratma ilerici bir yöntemdir. Diyalog yorucu ve sinir bozucu olabilir. Ancak, hem nükleer cephaneliğe hem de Birleşmiş Milletler’de veto yetkisine sahip olan Çin ve Rusya’nın etkisi olmaksızın küresel sorunlara tek bir uluslararası çözüm bulunabileceğine kim inanabilir?

Çin ile gelecekteki ilişkiler için birkaç önemli husus bulunmaktadır. Birincisi, Beijing uluslararası yapılara, düzenleyici çerçevelere ve kurumlara daha yakından entegre edilmelidir. Avrupa ve ABD burada hizalanabilir: her iki tarafın da Çin’deki piyasa koşullarının yeniden düzenlenmesinde karşılıklı çıkarları bulunmaktadır. Avrupa Birliği-Çin yatırım anlaşması, AB’nin bunu tanıdığını gösteriyor.

İkincisi, Dünya Ticaret Örgütü her geçen gün daha büyük önem kazanıyor. Serbest ticaret ilkelerini koruyabilir ve Çin ile ticari ilişkilerde yeniden yapılanma sürecine öncülük edebilir. Ngozi Okonjo-Iweala’nın DTÖ’nün yeni genel direktörü olarak seçilmesi büyük fırsatlar sunmaktadır.

Üçüncüsü ise, her fırsatta kötülenen “ticaret yoluyla değişim” sloganını desteklemeliyiz. Ekonomik değişimler sosyal değişimi teşvik edebilir. Birkaç on yıl öncesine kadar Çin’de milyonlarca insan aşırı yoksulluk içinde yaşıyordu. Deng’in 1978’de başlattığı Batı’ya açılma süreci ülkede büyük bir değişimin başlangıcıydı. Ancak Çin, hala batı demokrasisi değerlerinden farklı değerlere sahip. Bu dönüşüm zaman alacak olsa da süreci diyalog yoluyla destekleyebiliriz.

Dördüncü olarak, Çin-Amerika ilişkilerinde Avrupa kendi egemenliğini korumalıdır. Transatlantik ittifak, acil reformlara ihtiyaç duysa da anlamlı bir birliktelik olmayı sürdürmektedir. Avrupa, Çin ve ABD’nin yanında bağımsız bir aktör olmalıdır. AB bu pozisyona, ancak AB üyesi devletlerin daha fazla Avrupa’nın kendi içerisindeki uyumuna yönelik temel reform çalışmalarına katılması ve ulusal egemenlik iddialarının bir kısmından vazgeçmesi halinde başarılı olabilir.

Özellikle büyük kriz ve değişim zamanlarında, kendi çıkarlarımızı koruyan istikrarlı uluslararası ilişkiler üretmeye çalışmalıyız. Değerlere dayalı kavramlar önemlidir, ancak dış ve ekonomi politikasının tek kriteri olmamalıdır. Diyalog kurmalı ve çok taraflı yapıları güçlendirmeliyiz. Böylece, zorlu ortaklarla birlikte çalışmanın en sağlıklı yolunu bulabiliriz.

Yorumlar

yorum