Nihai Suç Olarak Soykırım Üzerine Düşünceler

849x493q70Rebecca-herero_1.jpg

ALFRED DE ZAYAS – RICHARD FALK / Counterpunch

Soykırım kelimesinin suiistimal edilmesi, Yahudi ve Ruanda soykırımı kurbanlarının yakınlarına karşı küçümseyici bir anlam taşımaktadır.  Bu durum hem tarihe, hukuka hem de uluslararası ilişkilerin sağduyulu yönlerine zarar vermektedir. Yalan haber okyanusunda başıboş bir şekilde sürüklendiğimizi zaten biliyorduk. “Sahte hukuk”un çalkantılı sularına dalma riskiyle karşı karşıya olduğumuzu keşfetmek çok daha tehlikelidir. Soykırım kelimesinin suiistimal edilmeye devam edilmesi, daha fazla tolere edilebilecek seviyede değildir.

Biden’ın, Donald Trump’a karşı seçim zaferi kazanması, John Bolton ve Mike Pompeo gibi siyasiler tarafından ortaya koyulan tehditkar dil ve söylemlere karşı farklı bir beklenti yaratmıştı. Artık gerçekliği sorgulanan, belgesiz iddialara dayanan, gerçek dışı iddialara maruz kalmayacağımıza dair inancımız vardı. Şimdi geldiğimiz noktada ise yanıldığımız görülmektedir.

Mike Pompeo’nun yalan söylemenin faydaları hakkında övündüğü günleri hatırlıyoruz. Küba ve Nikaragua’ya karşı kışkırtıcı iddiaların ortaya atılması, Hizbullah’ın Venezüella’da olduğu gibi tuhaf iddialardan oluşan maskaralıkların tamamını dinledik.

Donald Trump ve Mike Pompeo, Amerika’yı “yeniden büyük” yapmayı başaramadı. Yeniden büyütmek şöyle dursun, ABD’nin uluslararası hukuka uygun hareket eden bir ülke olduğuna dair kötü durumda olan imajı, daha da kötü bir hal aldı. Bu imajın aşağı yönlü sert hareketi başta George W. Bush’un suçuydu. BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın birden fazla kez “yasadışı savaş” olarak adlandırdığı Irak’ın sebepsiz işgali ve yıkımını, Barak Obama’nın Libya’nın yıkımına müdahil olmasını, Hillary Clinton’ın sevinçle dile getirdiği Kaddafi’nin ölümüyle ilgili ağza alınmaz “Geldik, gördük, öldü” sözlerini ve Trump’ın can sıkıcı bir salgının ortasında tüm toplumları cezalandıran cezai ekonomik yaptırımlarını ve mali ablukalarını unutamayız. Bunlar Amerikan halkı adına işlenen insanlık suçlarıydı. Bu tür yaptırımlar bize, tüm nüfusu açlıktan boyun eğdirmeyi amaçlayan acımasız ortaçağ şehir kuşatmalarını hatırlattı.

Hayır, Amerika’yı “yeniden büyük” yapmak için, bunun uluslararası bir kabadayı gibi davranmaya devam ederek, tüm halkları tehdit ederek ve döverek gerçekleşebileceğini düşünmek sapkınca görünüyor. Amerika’yı dünyada saygı ve hayranlık uyandırmak için, Eleanor Roosevelt’in mirasını yeniden canlandırarak, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ruhunu ve maneviyatını yeniden keşfederek ve daha geniş anlamda Amerika’nın barış odaklı hümanizmini yeniden canlandırarak başlayabiliriz ve başlamalıyız.

Joe Biden ve Antony Blinken’den daha fazlasını isteyebiliriz ve talep etmeliyiz. Çin’e karşı yöneltilen Xinjiang’daki hiçbir belgeye ve kanıta dayanmayan “soykırım” iddiaları, hiçbir ülkeye ve hepsinden önemlisi, insan haklarının başlıca uluslararası savunucusu olarak hareket etmek isteyen bir ülkeye yakışmıyor. Raphael Lemkin, “soykırım” suçunun Sinofobi davullarını çalmak için bu kadar kaba bir şekilde araçsallaştırıldığını öğrenseydi mezarında ters dönerdi. Amerika Birleşik Devletleri’nin Uygur halkının kaderine yönelik bir anda gelişen ilgisi ve telaşı, Machiavellian’ın jeopolitik oyun kitabının en alaycı sayfalarından fırlamış gibi.

Soykırım, uluslararası hukukta çok iyi tanımlanmış bir kavramdır. 1948 Soykırım Sözleşmesi ve Roma Statüsü’nün 6. Maddesinde en saygın uluslararası mahkemeler, soykırım suçunun kanıtlanmasının, aşağıdakiler de dahil olmak üzere, son derece inandırıcı bir olgusal kanıt sunulmasına bağlı olduğu konusunda ortak karar vermiştir. Eski Yugoslavya için Uluslararası Ceza Mahkemesi, Ruanda için Uluslararası Ceza Mahkemesi, Uluslararası Adalet Divanı, soykırım suçunun temel unsuru olarak gören “niyet” testleri sağlamaya çabaladılar. Bu içtihatlar, kışkırtıcı etkileri göz önüne alındığında, soykırım suçlamalarını ileri sürmek için güvenilir gerekçeler olup olmadığı konusunda ihtiyatlı sonuçlara varmada politikacılarımıza rehberlik etmesi gereken önemli unsurlardır. Gerçek durumun bulanık olup olmadığını sormalı, bağımsız bir uluslararası soruşturma ve ardından uygun görülürse daha fazla eylem çağrısında bulunmalıyız ve nükleer silahlanmanın bu kadar yoğun olduğu bir dünyada böyle bir suçlama yapmadan önce son derece dikkatli olmalıyız.

Mike Pompeo’nun Çin’in Xinjiang’da soykırım yaptığı iddiası, en ufak bir kanıtla bile desteklenmedi. İdeolojik duruşun en kötü hali ve sorumsuz bir örneğiydi ve ayrıca pervasız bir jeopolitiği kucaklıyordu. Bu nedenle, 2021 ABD Dışişleri Bakanlığı İnsan Hakları Raporu’nun Yönetici Özetinde “soykırım” suçlamasını dile getirmesi, ancak raporun metninde böylesine kışkırtıcı bir suçlamadan bahsetme tenezzülünde bulunmaması bizleri şoke ediyor. Bu sorumsuz, mantıksız, profesyonellikten uzak, ters etki yaratan ve hepsinden öte, Çin’in aynı şekilde yanıt vermeyi seçmesi halinde kolayca kontrolden çıkabilecek tehlikeli bir kışkırtmadır. Çin, Amerika Birleşik Devletleri’ni Amerika Kıtası’nın İlk Ulusları, Cherokeeler, Sioux, Navajo ve diğer birçok kabile milletine karşı “soykırıma devam etmekle” suçlasaydı, Pompeo veya Dışişleri Bakanlığı’nın asılsız iddialarından daha sağlam bir zemine otururdu. Fakat Çin, aynı şekilde suçlamalar yöneltmek yerine daha diplomatik bir akılla davrandı. Soykırım hakkında kanıtsız ve belgesiz iddialarla konuşmayı ilk ortaya atan Çin olsaydı, öfkeli tepkiyi ancak hayal edebilirdik.

ABD Hükümeti, kanıtlanmamış iddialarda bulunarak, küresel lider rolünü canlandırmak için kendi otoritesini ve güvenilirliğini ciddi şekilde baltalamaktadır. Bu uluslararası rolü ideolojik bir körlük içerisinde sadece Çin’e veya Rusya’ya karşı yöneltiyor. Bu görevi üstlenmek, insan haklarının gerçek anlamda desteklenmesine adanmış bir dış politika, nerede meydana gelirse gelsin (Hindistan, Mısır, Çin, Rusya…) büyük insan hakları ihlallerinin ve uluslararası suçların güvenilir soruşturmalarının yürütülmesinde uluslararası işbirliğini gerektirmektedir.

ABD Hükümeti yetkililerinin Orwellvari dil yozlaşması, çifte standartlar, “kaliteli basın” ve CNN de dahil olmak üzere ana akım medya tarafından “haberde en güvenilir isim” olarak ilan edilen sahte haberlerin yayılması, benliğimizi aşındırıyor.

Gerçekten de, düşmanca propaganda yöntemleriyle dünyayı ürkütücü bir jeopolitik uçurumun en kenarına götüren başkalarının yanlışlarının abartılmasına yenik düşerken demokrasimizi baltalayan kamuoyu yapıcılarının manipülasyonu yeni bir soğuk savaş olasılığını da yükseltiyor

Biden Yönetimi, en azından, “soykırım” kelimesinin anlamını ucuzlatmayı ve insan haklarını jeopolitik çatışma araçları olarak görmekten vazgeçerek; Amerikan halkına ve uluslararası hukuka saygı göstermelidir. Bu tür sorumsuz davranışlar, Trumpçıların sinirlerini yatıştırabilir ve Çin’i yeni “kötü imparatorluk” olarak tasvir etmeye dayalı bir birlik görüntüsü oluşturabilir, ancak bu, küresel bir felaketin reçetesi gibi göründüğü için reddedilmesi gereken bir dış politika hilesidir.

Yorumlar

yorum