Amerika’nın “dönüşü” Batı’yı canlandırmaya yeterli olmayabilir

ABDS.jpg

Stewart M. Patrick / World Politics Review

Amerika, Batı’ya dönerek onu yine açık ve kurala dayalı bir dünyanın merkezi yapabilir mi? Biden ve mevkidaşlarının, bu konudaki kuşkucuları bu hafta yanıltma fırsatları var…

ABD Başkanı Joe Biden, saptandığı üzere yapabildiği kadar sıklıkla Birleşik Devletler’in geri döndüğünü açıklıyor. Gelecek hafta bunun Batı için de gerçeği yansıttığını gösterecek. Arka arkaya G-7, NATO ve Avrupa Birliği zirvelerinde Biden ve diğer liderler, ikili bir görevle karşı karşıya: İleri piyasa ekonomisi demokrasileri topluluğunu canlandırmak ve Batı’nın, günümüzdeki uluslararası karmaşık sorunların üstesinden gelebileceğini göstermek.

Geçen kasım ayında Biden’in seçilmesi ABD dışişlerinin yerleşik düzenini, rahatlıkla anlaşılabileceği üzere sevindirdi. Yeni Başkan, Trump’ın bir kenara attığı küresel önderliği tekrar üstlenmeyi ve Batı’yı açık ve kurallı bir dünya düzeninin yeniden merkezi yapmayı vadetmişti. Kuralsız ve atipik Trump yılları artık geçmişte kalmış sayılabilirdi ve bu yıllar, iki normal ABD enternasyonalizm dönemi arasında bir tür garip ara dönem gibi görülüyordu.

Ne yazık ki bu basit restorasyon senaryosu dört elverişsiz gerçekle çelişki halinde. İlk olarak Batı’nın yönlendirdiği düzen, Trump’tan çok önce Çin’in ve Rusya’nın yükselen jeopolitik rekabeti yüzünden dengesini yitirmiş ve zora düşmüştü; yüksek gelirli OECD (Organization for Economic Cooperation and Development) üyesi devletlerin toplam gayri safi yurtiçi hasılasının küresel payı daralıyordu ve insanların, özellikle de mali krizden sonra, küreselleşmeye yaklaşımı olumsuzlaşmıştı. Bu zaaflar halen yerli yerinde. İkinci olarak; Trump dönemi, ABD’nin kalıcı küresel güç kimliğine gölge düşürdü ve Avrupa ve Asya’daki yakın müttefikleri bir anda değişebilen Amerika’ya artık her koşulda güvenmekten vazgeçti. Bu kuşkular, Biden’ın verdiği güvencelere karşın halen sürüyor. Üçüncü olarak, Trump’ın başkanlığı, dış politika alanında ABD’nin iki ana akım partisi arasındaki uzlaşının tüm kalıntılarını yok etti. Demokratlar ve Cumhuriyetçiler, şu anda iki ayrı dış politika evreninde yaşamaktalar. Nihayet, miras olarak devralınan Batı kurumlarının, bugünün –iklim değişikliği, siber savaş, salgın ya da ekonomik altüst olma gibi- küresel sorunlarına adapte olup olamayacakları belirsiz.

Biden ve mevkidaşları, söz konusu kuşkucuları bu hafta yanıltma olanağına sahip. Batılılar arası dayanışmayı yeniden teyit etmenin ötesinde, demokrasiyi içeride ve dışarıda koruma yolunda somut adımlar açıklamalı; küreselleşmeyi tazelemeli ve insancıllaştırmalı; ortak savunmayı desteklemeli ve Kovid-19 salgını ve küresel ısınma gibi, uluslar üstü sorunlara odaklanmalıdır. İşte bunlar, gelecek zirvelerde masaya yatırılacak temel konulardır.

ABD, Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya ve Kanada’yı kapsayan G-7 ülkelerinin liderleri, 11-13 Haziran tarihlerinde Cornwall, İngiltere’de bir araya geliyor. Büyük piyasa ekonomisi demokrasilerinin yıllık zirveleri,  Trump döneminde, huysuz bir akrabanın katıldığı işlevsiz aile toplantılarına dönüşüyordu. Carbis Bay tatil köyündeki bu yılki toplantı, doğasına daha uygun olacaktır. Ev sahibi Britanya Başbakanı Boris Johnson, “Eskiyi Daha İyi İnşa Etmek” başlığı altında dört öncelik saptadı: Salgından kurtuluş ve bağışıklık, iklim değişikliği ve biyoçeşitlilik, özgür ve adaletli ticaret, ortak değerlere destek. Genel bir bakışla G-7 zirvesi konularının, başlardaki “makroekonomik eşgüdümle sınırlı” dar yaklaşımından ne kadar uzaklaştığı görülüyor.

Toplanan liderler, şimdiye değin ağırlıklı olarak zengin ülkelerde yapılmış olan aşılara erişimi küresel düzlemde yaygınlaştırma yolunu arayacak, “Kovid-19 pasaportu” olanağı üzerinde tartışacak ve salgına ilişkin olarak dünya çapında yeni bir anlaşma zemini konusunu değerlendirmeye alacaktır. Liderler kasım ayında Glasgow’da düzenlenecek – COP26 olarak bilinen- 26. Birleşmiş Milletler İklim Konferansı öncesinde karbon emisyonlarını azaltma hedeflerini teyit edecek, ayrıca 2030 itibarıyla sıfır biyoçeşitlilik kaybı hedeflerini yükümlenecek. Liderler, bu yıl içinde yapılacak 12. Dünya Ticaret Örgütü (World Trade Organization) bakanlar toplantısından önce küresel ticaretin liberalizasyonunu vadedecek; ancak bunu yaparken de küreselleşmenin her bir ülke yurttaşının yaşamına etkisini de dikkate almaya söz verecekler. Nihayet özgürlük düşmanlarına karşı yurt içinde ve dışında demokratik değerleri savunmayı taahhüt edecekler.

Cornwall Zirvesi, Johnson’un Brexit’in küllerinden “Küresel Britanya”nın yeniden doğabileceği yolundaki iddiasının erken bir testi niteliğinde. Zirve ayrıca gözlemcilere, G-7’nin siyasal uyumuna ve ideolojik olarak çeşitli ve çok kutuplu bir dünyadaki genel konumlanışına ilişkin ipuçları sağlayacak. Londra, grubun küresel kapsamını genişletme umuduyla, toplantıya katılmak üzere, çekirdek üyelerinin yanı sıra –Avustralya, Güney Afrika, Güney Kore ve Hindistan gibi- dört büyük demokrasiyi de bu arada davet etti; Avrupa Birliği de “ülkeleri tek tek sayılmaksızın” üye kabul edildi. Aslına bakılırsa G-7, şu anda üyelerinin sayısını sürekli artırmaya pek istekli değil; örneğin bazı stratejistlerin önerdiği gibi bir “Demokratik 10” veya D-10 yaratma hevesi yok. Yine de eğer G-7’nin Çin ve Rusya ile ilişkileri bozulmaya devam ederse bu yönde baskılar artacaktır. Demokrasi ile otoritarizm arasındaki yarışı zamanımızın belirleyici mücadelesi olarak tanımlayan Biden, böyle bir olasılık için hazırlıklı olmalıdır.

Biden, Cornwall’ı 14 Haziran günü terk edip bu kez diğer NATO liderlerinin de bulunacağı bir zirve için Brüksel’e gidiyor. NATO liderleri onu, dört yıllık Trump tatsızlığından sonra sıcak karşılayacak. Ne var ki, gündem yüklü ve siyasal ortam karmaşık. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 1.5 yıl önce “beyin ölümünü” ilan ederek gözden çıkardığı ittifak, güncellenmiş bir stratejik konsept benimsemek üzere programlanmış durumda. Güncellenmiş stratejik yaklaşım, NATO’yu klasik toplu savunma anlayışından daha küresel bir jeopolitik role yönlendirmeye, bu çerçevede siber çatışma ve iklim değişikliği gibi yeni tehditlerle ilgilendirmeye dönük.

Gerçi acilen çözülmesi gereken sorunlar ve her ülkenin iç siyasal gerilimleri, bu özlemlerin gerçeğe dönüşmesini zorlaştırabilir. Gündemde öncelikli olarak, Biden’ın, ABD askerlerinin Afganistan’dan 11 Eylül itibarıyla tamamen çekilmiş olacağına ilişkin müzakere vaadi var. Ancak bu arada süreç hızlandırıldığından, şimdi bu işlemin temmuzda tamamlanması bekleniyor. ABD’nin bu davranışı, müttefiklerini hem şaşırttı hem de NATO’nun bu en uzun denizaşırı görevi bittiğinde Afgan güvenlik güçlerinin nasıl finanse edileceği konusunu sorgulamaya yöneltti. İttifak, Afganistan’ın da ötesinde, Çin’e ilişkin ortak bir duruş benimsemek için mücadele edecek. Çünkü birçok müttefik, Washington’un Beijing ile giriştiği stratejik rekabete kendilerini de dahil etmesine karşı çıkıyor. Buna karşılık müttefikler, savunma bakanının daha iki hafta önce Batı cephesine 20 yeni askeri birlik yığacağını açıkladığı Rusya ile ilgili daha rahat bir ortak zemin bulacaklar gibi görünüyor.

Nihayetinde NATO, ittifak dayanışmasına iki sorun konusunda daha başvurmak zorunda olacak. Bunlardan birincisi, AB savunmasının sürekli tek başına gelişme kapasitesinin durumu. Bu durumun NATO’nun bütünlüğüne zarar verebileceği hususu, epeydir ABD’yi ve bazı müttefikleri düşündürüyor; hele de Fransızların “stratejik özerklik” kavramını ortaya atmasından sonra… ABD’nin, çoktandır dile getirdiği, Avrupalı müttefiklerin kendi savunmalarına daha çok yatırım yapmalarına ilişkin malum talebini şimdi biraz esnetmesinin zamanı gelmiştir. Esasen “Center for American Progress”in raporu da bu öneriyi sunuyor. İkinci sıkıntı verici madde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından yönetilen Türkiye’nin Rus yapısı S-400 hava savunma füzelerini, müttefiklerin tersi yönündeki ricalarına rağmen satın almış olmasıdır. Öte yandan bu ülke, NATO’nun bir sivil Ryanair uçuşunu zorla indirerek uluslararası kuralları hiçe sayan Belarus’un bu utanmazca eylemini hafife aldı. Stratejik coğrafi konumu bir yana, Türkiye’nin bir NATO müttefiki olarak statüsünü de gözden geçirmenin zamanı gelmiş olabilir.

Biden, Avrupa serüvenini iki nihai zirveyle sona erdirmiş olacak. Bunlardan biri 15 Haziran tarihinde AB liderleri ile Brüksel’de, diğeri ise 16 Haziran günü Cenevre’de Batı’nın ezeli rakibi ve başının derdi Vladimir Putin ile gerçekleşmiş olacak. ABD’nin 2020 sonunda Biden ile dönüşünden sonra AB Komisyonu, bir kuşakta bir kez belirebilecek bir fırsat olarak algıladığı “dünya düzenine ortak bir transatlantik yaklaşım” çerçevesinde “Küresel Değişim İçin Yeni Bir ABD-AB Gündemi” başlıklı bir taslak hazırlamıştı. Ancak o zamandan beri ticaret, vergi ve Kovid-19 aşıları konusundaki gerilimler bu vizyonu bir ölçüde gölgeledi. Artık iki taraf da, bu güçlükleri arkada bırakarak –basına sızmış bildiri taslağına göre- AB-ABD ortaklığının, dünyada barış, güvenlik ve istikrar açısından bir dayanak ve güven kaynağı olduğunun altını çizecektir.

Her şey planlandığı gibi gittiği takdirde Biden Cenevre’ye, Putin’in de ve bu konuda Çin Başkanı Xi Jinping’in de hiç sahip bulunmadığı bir şeyle varacaktır: Ortak bir dünya görüşünün üyelerini birbirine bağladığı sağlam bir ittifak ağı ve bunu destekleyecek ortak kaynaklar.

Yorumlar

yorum