Aksoy Araştırma
Aksoy Araştırma

G20 Hamburg Toplantısı ve Çin’in Küresel Gelişme Vizyonu

g20-hamburg-2017-1.jpg

1970’lerdeki iki büyük petrol krizinin arasında, 1976’da, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Almanya, Japonya, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya ve Kanada tarafından oluşturulan G7 Grubu, 1998’de Rusya’nın katılımıyla G8’e dönüştü. G20 Forumu (G8 ülkelerine ek olarak Arjantin, Avustralya, Brezilya, Çin, Hindistan, Endonezya, Meksika, Suudi Arabistan, Güney Afrika, Kore Cumhuriyeti, Türkiye ve Avrupa Birliği) ise, maliye bakanları ve merkez bankası yöneticilerinin 25 Eylül 1999’daki G7 Finans Bakanları toplantısında 1998 Asya ve 1999 Rusya krizi sonrasında küresel ekonomi üzerinde olumsuz etkileri ile daha iyi mücadele edebilmek kaygısıyla G7 mekanizması geliştirilmesi sonucu resmen kuruldu. Kuruluşu duyuran açıklamada G20 “Bretton Woods kurumsal sistemi çerçevesinde, sistematik olarak önemli ekonomiler arasındaki kilit ekonomik ve finansal politika konularındaki diyalogu genişletmek ve herkes için yararlı istikrarlı ve sürdürülebilir bir dünya büyümesi sağlamak için işbirliğini teşvik etmek amacıyla diyalog için yeni bir mekanizma” olarak tanımlanmaktaydı (G7, 1999). Hem G7 hem de G20 amaçlarından biri Devlet ve Hükümet Başkanları arasında enformel bir müzakere platformu oluşturmak olmuştur. G20 hükümet başkanları düzeyinde temsil edilen bir platforma dönüşmesindeki asıl itici güç ise 2008 yılında ortaya çıkan ekonomik ve mali kriz oldu. Bu nedenle G20’nin tarihsel gelişimi içerisinde 14-15 Kasım 2008’de Washington’da düzenlenen zirve dönüm noktası olmuştur. Bu tarihten sonra maliye bankaları ve merkez başkanları düzeyinde düzenlenen zirve devlet başkanları düzeyinde, önde gelen işadamları, farklı sosyal oyuncuların katılımı ile düzenlenen bir organizasyona dönüşmüştür. 2008 krizi ve kriz sonrası dönemde küresel piyasa ekonomisinin sorunlarına çözüm arayışları G20’yi uluslararası sistem açısından önemli hale getirdi.

Almanya’nın dönem başkanlığında Hamburg kentinde 7 ve 8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen olan 12’nci G20 Zirvesi’nin ana teması, “Birbirine Bağlı Dünyayı Şekillendirme (Shaping an Interconnected World)”, küresel gündemin ihtiyaçları için önemli potansiyel sunuyor, özellikle  “şekillendirme” vurgusu Almanya’nın küresel ekonomi ve politikada oynamak istediği rolün ne olduğunu anlatması açısından da önemli.

Bu yılki G20’zirvesinin gündemi oldukça yoğun. İklim değişiminden küresel ticarete, göçmen krizine kadar birçok önemli konu başlığı var gündemde. G20’nin gündem önceliklerinin belirlenmesinde, büyük ölçüde, ilgili yılda evsahipliği görevini üstlenecek ülkenin tercihleri rol oynamakta. Almanya’nın bu yılki zirve için belirlediği ana gündem konuları Tablo 1’de yer alıyor.

Tablo 1: 2017 G20 Zirvesi Ana Gündem Maddeleri

Dayanıklılığın İnşası Sürdürülebilirliğin İyileştirilmesi Sorumluluk Almak
Dünya Ekonomisi İklim ve Enerji Göçün Nedenlerini Ele Almak
Küresel Ticaret 2030 Kalkınma Gündemi Afrika İle Ortaklık
İstihdam Dijitalleşme Terörizmle Savaş
Finansal Piyasalar/Uluslararası Finansal Mimari Sağlık Yozlaşma İle Mücadele
Vergi Alanında İşbirliği Kadının Güçlendirilmesi Tarım ve Gıda Güvenliği

Kaynak: The Federal Government (2016) “G20 Germany 2017 Hamburg” s:13

ABD Başkanı Trump’un serbest ticaret karşıtı retoriği, İngiltere’nin Avrupa Birliği üyeliğinden ayrılması ve Avrupa’daki farklı ülkelerdeki sağcı popülist hareketlerin yükselişi gibi olaylar küreselleşmenin mevcut haliyle bir kriz içerisinde olduğunu gösteriyor. Diğer taraftan ise gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde artan gelir eşitsizlikleri küreselleşme olarak tanımlanan sürecin hoşnutsuzluk yaratan diğer bir örüntüsü. Ancak küreselleşme olgusu tarihsel gelişimi içinde yalnızca hoşnutsuzluk üreten bir süreç olarak değil kazananı ve kaybedeni olan bir süreç olarak ele alınmalı. Artan küresel ticaret dünya ekonomisinde gelirin artmasına neden olarak birçok gelişmekte olan ülkenin bu pastadan pay alabilmek için küreselleşme sürecine katılmasına yol açtı. Birçok sektör ve tüketicilerin önemli bir kısmı sürecin kazananı olurken bazı gruplar ise kaybedeni haline geldi. Bazı gruplar için küreselleşmeden doğan kayıpları telafi edecek ulusal politikaların yeterli olmaması hoşnutsuzluğun artmasına neden oldu. bu hoşnutsuz gruplar küreselleşme karşıt hareketlerin temel itici gücü olarak ortaya çıkıyorlar.

2008 sonrası dönemde G20 küresel finansal sistemin istikrarı ve yönetişime odaklanırken, kuruluş ilkesi kapsamında asıl olarak neo-liberal politikalara bağlı bir küresel ekonominin yeniden inşasını hedeflemiştir. Bu bağlamada 2008-2011 döneminde G20’nin en yoğun ilişki içerinde olduğu uluslararası kurumlar sıralamasında Finansal istikrar Forumu, IMF, Basel Bankacılık Denetim Komitesi ilk üç sırayı almaktadır. G20’nin öncelik alanlarının ağırlığı incelendiğinde ise finans %60 ile ilk sıradadır. Ekonomi %23, kalkınma %9, ticaret %2 enerji konuları ise %1 ağırlığa sahip olabilmiştir (Tok, 2015). Bu dönemde G20 finans ve ekonomiye odaklı bir küresel organizasyon görünümü çizmiştir. Özellikle Washington (Kasım 2008) ve Londra (Nisan 2009) toplantılarında ortak parasal ve malî genişleme,  finansal kurumlar için yeni kurallar gibi krizin etkilerini azaltacak acil önlemlerin üzerinde durulmuştur. (Kibritçioğlu, 2012). 2011 sonrası dönemde kalkınma sorunları daha fazla gündem oluştursa da bu alanda asıl önemli değişim Geçen yıl Zhejiang eyaletinde düzenlenen G20 Hangzhou zirvesinde Çin’in dönem başkanlığında gerçekleşmiştir. İlk olarak Haziran 2012’de Meksika’da gerçekleştirilen G20 Zirvesine katılan dönemin Çin Devlet Başkanı Hu Jintao burada yaptığı konuşmada “G20 üyeleri birliktelik ve kazan-kazan işbirliği ruhunu korumalı büyümeyi devam ettirmek, istihdamı artırmak istikrarı sağlamak için beraber çalışmalıdır” diyerek Çin’in G20 vizyonunu ortaya koymuştur. 2016 Hangzhou G20 Zirvesinde ise yaptığı açılış konuşmasında Xi, G20’nin ana gündemine kalkınma sorunlarını yerleştirmişti.  Xi, “G20, gelişme konusunu ilk kez küresel makro politik çerçevenin merkezine koyuyor” demiş ve  yine ilk kez 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Planı’nın uygulanması için bir eylem planı önerildiğini belirterek, Afrika ülkeleri ve az gelişmiş ülkelerin sanayileşmesine destek için de işbirliği önerildiğini kaydetmişti. Bu söylem aynı zamanda G20 içerisinde farklı ülke gruplarının, farklı önceliklerinin bulunduğunu ve sadece gelişmiş ülkelerin sorunlarından ibaret bir G20 Zirvesi gündemi olmaması gerektiğine yapılan bir vurguydu. Bu yılki Hamburg G20 Zirvesinde de Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya ve Güney Afrika’dan oluşan BRICS Grubu ülke liderleri kendi aralarında toplandılar ve daha serbest, saydam bir global ekonomi çağrısı yaptılar. İklim değişikliği konusunun dünya üzerindeki aktif öncülüğünü yapan Çin ile birlikte Paris Anlaşması’nın uygulanması çağrısında bulundular.

BRICS grubu ülkeleri  ve başta  Almanya olmak üzere  Avrupa Birliği ülkeleri ABD’nin Atlantik merkezli siyasetinden, Trump sonrası dönemde Paris İklim Anlaşması’na tavır alınmasına ve artan korumacı retorikten rahatsızlar. Bu dinamik Almanya ile Rusya, Hindistan, Çin gibi Avrasya coğrafyasında egemen olan ülkeler arasıdaki ilişkilerin gelişmesine neden oluyor. Almanya giderek daha fazla çok kutuplu uluslararası sistem vurgusunda bulunuyor. Almanya,  küreselleşme  ve serbest ticaret gündeminin fiili öncüsü konumunda. Güçlü refah devletine sahip, sürdürülebilir büyüme ve gelişmeye olan bağlı olan bir ülke.Almanya sadece büyük bir ekonomi değil aynı zamanda İran sorununda gösterdiği gibi etkili ve güvenilir bir müzakereci de. Tüm bu yetkinlikler Almanya’yı küresel sorunlara daha fazla müdahale eden bir ülke konumuna itiyor. Almanya’nın bir numaralı ticaret ortağı olan ABD son yıllarda  üçüncü sıraya düşerken Çin birinci sıraya yükseldi. Trump’ın serbest ticaret karşıtı retoriği ABD ile Almanya’nın başını çektiği AB arasında bir ticaret savaşı olasılığını yükseltiyor. Önceliğin ABD olduğu (First America) küreselleşmenin sona erdiğine yönelik sesler hem Asya’dan hem de Avrupa’dan daha yüksek çıkıyor.Örneğin Cumhurbaşkanlığı seçiminde açış konuşması yapan Alman Meclisi Başkanı Prof. Norbert Lammert   “Korumacılık, içe kapanma (izolasyonizm), duvarların örülmesi kadar yanlış bir yaklaşım olamaz. Serbest ticaret ve devletlerarası işbirliği politikası devam etmelidir. ‘Önce Ben’, ‘Önce Amerika’ diyenler, bu yanlış politikalarının sonucuna katlanmalıdır. Bu yaklaşımın uluslararası ilişkilere etkisi olacaktır. Avrupa olarak daha çok sorumluluk almamız gerekiyor” demişti (Aydınlık Gazetesi, Ocak 2017). Almanya Cumhurbaşkanı Frank Walter Steinmeier Dışişleri Bakanı olduğu sırada, Bild am Sonntag gazetesinde yer alan makalesinde, “Donald Trump’ın seçilmesiyle eski 20’nci yüzyıl dünyası tamamen sona erdi. Ne tür bir yeni düzenin uygulamaya konulacağının, yarının ne göstereceğinin ise ucu açık. Biz yeni yönetime; pozisyonumuzu, değer ve çıkarlarımızı açıklamak için ABD hükümetiyle görüşme imkanı arayacağız. Beklentilerimizi, AB ve ABD arasındaki sağlam partnerlik ilişkisinin aynı göz hizasında yapılacağını vurgulayacağız” ifadelerine yer vermişti (Aydınlık Gazetesi, Şubat 2017). Tüm bu gelişmeler sonucu AB ile Asya ilişkileri gelişirken özellikle Almanya Avrasya’da Rusya ve Çin ile daha fazla işbirliği arayışına giriyor.

Bu arayışlar G20 içinde BRICS grubu başta olamak üzere gelişmekte olan ülkelerin (Türkiye, Endonezya, Meksika, Arjantin) etkinlik alanının gelişmesi anlamına geliyor. Çin’in 2013 yılında önerdiği Bir Kuşak Bir Yol Girişimi özellikle Güney-Güney arasında kalkınma merkezli bir işbiliği anlayışının ortaya çıkmasına neden oluyor. Bu anlayışının ana ilkelerini 14-15 Mayıs’ta Beijing’de düzenlenen “Kuşak ve Yol Uluslararası İşbirliği Forumu’nda yaptığı açılış konuşmasında Başkan Xi “Çin, Barış İçinde Bir Arada Yaşamanın Beş İlkesi temelinde Kuşak Yol İnisiyatifi’ne dahil olan bütün ülkeler arasındaki dostluğu ve iş birliğini güçlendirecektir. Kalkınma pratiğimizi diğer ülkelerle paylaşamaya hazırız. Fakat diğer ülkelerin iç işlerine karışma kendi toplumsal sistemimizi ve kalkınma modelimizi ihraç etme veya kendi irademizi diğerlerine dayatma gibi bir niyetimiz yok. Kuşak Yol İnisiyatifi’ni sürdürürken modası geçmiş jeo-politik manevralara başvurmayacağız. Başarmayı umduğumuz şey kazan-kazan anlayışına dayanan bir işbirliği modeli” şeklinde  açıklamıştı.

G 20’nin son iki yıllık dönem başkanları olan Çin ve Almanya arasındaki ilişkilerin gelişmesi dünya ekonominin geleceği açısından da önemli. Çin, Almanya’yı sadece ekonomik alanda değil aynı zamanda politik olarak da Avrupa’nın kilit ülkesi olarak görüyor. 2004 yılından itibaren Çin Almanya ilişkileri “Küresel Sorumluluklarda Stratejik Ortaklık” olarak belirlendi. Xi’nin Mart 2014’deki Almanya ziyaretinden beri bu ilişki stratejik ortaklık seviyesine yükseldi. İki ülke arasında dış politika, güvenlik, ekonomi, teknoloji alanlarını kapsayan 60 ayrı diyalog mekanizması bulunuyor. Dünyanın serbest ticarete dayalı büyüyen, korumacı poltikalar sonucu olası bir ticaret savaşına girişmeyen, küresel iklim değişimi ile mücadele edebilen bir yer haline gelmesi Almanya ve Çin gibi iki büyük ekonomik gücün işbirliğine bağlı gözüküyor.

*Doç. Dr. Cem Okan Tuncel / Uludağ Üniversitesi

 

Kaynaklar:

G7 (1999), Statement of G-7 Finance Ministers and Central Bank Governors, September 25, 1999, Washington, D.C. http://www.library.utoronto.ca/g7/finance/fm992509state.htm

The Federal Government (2016), “G20 Germany 2017 Hamburg”, Berlin: The Press and Information Office of the Federal Government, 13, www.g20.org/Content/DE/_Anlagen/G7_G20/2016-g20-broschuere-bpa-en.pdf

Kibritçioğlu, A. (2012): “Küresel Ekonomi ve Türkiye Açısından G20’nin Bugünü ve Geleceği”, Analiz Türkiye, Cilt I, Sayı 4, s. 26-34, Londra: Türkiye Siyasi Analiz ve Araştırma Merkezi

Tok E. (2015) “Küresel Yönetişim ve G-20’nin Siyasal Ekonomisi: 1999-2012” Küresel Kriz ve Yeni Ekonomik Düzen, F. Şenses   Z.  Öniş     C.  Bakır  (Der.) İstanbul, İletişim Yayınları

https://www.aydinlik.com.tr/dunya/2017-ocak/steinmeier-20-nci-yuzyil-dunyasi-tamamen-sona-erdi

https://www.aydinlik.com.tr/dunya/2017-subat/atlantikcilerin-steinmeier-rahatsizligi

Yazıyı paylaşın:
Top