Filistin’in Trajedisi ve Avrupa

filistin.jpg

Aydın Cıngı

Filistinli Arapların yaşamakta oldukları trajedi, yalnızca bölgede alevlenme ve ölümler olduğu dönemlerde anımsanır. Oysa Filistin’de yerleşik Arap halkı, Avrupa’nın yüzlerce yıllık Antisemitizminin ağır bedelini neredeyse bir yüzyıldır tek başına ödemektedir. Şu aralar İsrail-Filistin kavgası bir kan dökülmesi evresinden geçmiyor. Sorunun daha soğukkanlı biçimde gözden geçirilmesi ve çözüme sağlıklı yaklaşımların belirlenmesi, biraz da böyle karşıtlık ve sivriliklerin zirve yapmadığı böyle zamanlarda mümkün olur.

Yurtlarından edilip dağılmış ve yenilmiş Filistinli Araplar, kuşkusuz ki, II. Dünya Savaşı’nı izleyen jeopolitik altüst oluşların en büyük kayıplılarından olmuştur. Bu durumun en trajik yönlerinden biri de, Filistinlilerin uğradıkları felaketin nedeninin, Yahudi halkının uğradığı ve Filistinli Arapların hiçbir sorumluluk taşımadıkları bir başka felaket olmasıdır.

Bu trajedinin bir başka özel yönü ise, iki halkın askeri gücü arasındaki orantısızlığa ve İsrail’in Filistin topraklarını işgalindeki meşruiyet ve moral dışılığa karşın, her iki halkın da o topraklardaki varlığını haklı gösterecek birer öyküye sahip olmasıdır. İsrail Devleti’nin kuruluşunun öncesinde ve sonrasında Filistin halkının uğradığı kabul edilemez haksızlıklara karşın, Arap Filistin halkının olduğu gibi Yahudi İsrail halkının da tarihin kurbanları olduklarına ilişkin yakınmaları haksız değildir.

Filistin toprakları, “kutsal” metinlerde Yahudilere vaat edilmiş olmaları bir yana bırakılırsa, yüzyıllardır Arapların yerleştiği topraklardı. Yerlerinden edilme süreci, zamanın Büyük Britanya Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un Kasım 1917’de imzalayıp zaten sahibi bulunan Filistin’i Yahudilere açan “Balfour Deklarasyonu” ile başlar. Bu tarihten sonra, Büyük Britanya yönetimindeki Filistin’e yönelik Yahudi göçü, hele Nazi Almanya’nın Avrupa’yı kasıp kavurmaya başladığı dönemlerde hızlandı. Bir yandan gittikçe yoğunlaşan Yahudi göçüne karşılık topraklarını satarak veya terke zorlanarak kaçıp giden Filistinliler, bölgede kökten bir demografik değişim tetikledi. Nitekim Filistin’de, 1918 yılında toplam nüfusun %10’undan azını oluşturan 60.000 kişilik Yahudi nüfusu, 30 yıl içinde, 1948’de 700.000’i fazla fazla aşmıştı. Mayıs 1948’de ise İsrail Devleti resmen kuruldu.

O günden bu yana, başta 1967 yılındaki 6 Gün Savaşı, Arap ve Yahudi halkı kronik bir mücadele içinde. Yarım yüzyılı aşkın süredir olan biteni bu yazı kapsamında özetlemek dahi olanaksız. Ancak bu arada, İsrail’in 1948’deki kuruluşunda sahip olduğu ve Birleşmiş Milletler (BM) tarafından tanınmış bulunan sınırlarının ötesine taştığı ve Filistinli Arap halkını birbiriyle bağlantısız iki bölgede “topladığı” kaydedilmelidir. 1967 sonrasında “fethedilmiş” bulunan toprakların terk edilerek önceki sınırlara dönülmesi yolundaki BM kararları İsrail tarafından yarım yüzyıldır hiçe sayılmakta ve artık böyle bir “geri dönüş” olasılığı gerçekçilikten uzak görünmektedir.

İsrail politikasına tamamen angaje olmuş bulunan ABD dışındaki Batı kamuoyunun önemli bir kesimi, özellikle de sol çevreler, Filistin-İsrail kavgası bağlamında İsraillilere “Siyonist kolonyalistler” gözüyle bakmakta. Oysa bu türden esneklikten yoksun bir yaklaşım mevcut ihtilafın barışçı bir çözüme ulaşmasına katkı yapacak nitelikte değildir. Yüzlerce yıllık arayışının getirdiği dirençle donanmış İsrail, zorla kazanılmış topraklarda varlığını bağımsız bir ülke olarak sürdürmeye kararlıdır. Dolayısıyla İsrail’in, daha hızla çoğalan Arap nüfusun da Yahudilerle eşit haklara sahip olacağı iki milletli bir devlet çözümüne razı edilmesi zordur.

Öte yandan kalıcı bir barış, ancak Filistinli Arapların yaşam koşullarının kolaylaştırılması ile mümkündür. Akılcılığı önceleyen İsrailliler, özellikle Batı Şeria’da işgal ettikleri topraklarda yayılmacı politikalarını ve Gazze’de daracık bir şeritte nerdeyse üst üste yaşayan 2 milyona yakın Filistinli Arap toplumuna uyguladıkları baskıcı tutumu bir yana bırakmak durumunda olduklarını anlamalıdır. Aslında BM Genel Kurulu tarafından 1947’de öngörülmüş bulunan “iki devlet” çözümü, bir ölçüde hakça ve sürdürülebilir tek çözümün temeli olarak görülebilir.

Avrupa, Filistin sorununda önemli bir sorumluluk payı taşımaktadır. Şu andaki siyasal ve askeri gücünün, ona, böyle bir çözümün oluşmasına ve kalıcılık edinmesine dönük yaptırım sağlama ve garanti verme olanağı tanıması kuşkuludur. Ancak Avrupa, bu konudaki tarihsel ve moral sorumluluğunun bilincinde olarak yine de böyle bir çözüm yolunda elinden geleni yapmalı ve çok zayıf düşmüş Filistin toplumunun kalkınmasına yardımcı olmalıdır.

 

Yazıyı paylaşın:

Yorumlar

yorum