Felaket tellallığı değil, hepimiz için bir uyarı!

ekonomik-kriz-grafik.jpg

Neredeyse 2005 yılından bu yana sürekli kriz çıkacak diyip duran bir kitle var. Kimisi sırf muhalif içgüdülerle, iktidarı yıpratmak için böyle bir tedirginlik yaratmaya çalıştılar.

Kimisi ise kendi analizleri ile böyle bir riski dile getirdiler. Yaklaşık 10 yıllık bu süreçte ben her zaman tamamen teknik gerekçelerle Türkiye’de 2001 yılında yaşadığımıza benzer bir krizin olma ihtimalinin olmadığını dile getirmeye devam ettim. (Kapitalizmin ruhunu krizlere borçlu olduğunu unutmadan!)

Türkiye ile ilgili gerekçeleri kısaca şöyle anlatabiliriz.

2001 yılında ya da daha önceki dönemde yaşadığımız krizler bir şok olarak meydana geldi. Bu şokların temelinde ülkede para ve maliye politikasında uygulanan görmezden gelme hali ile birikimli bir yükün bir anda “devalüasyon” ile üzerimize çökmesi şeklinde ortaya çıkmıştı.

Yakın dönemde yaşadığımız her iki krizde de (1994 ve 2001) krizin hemen öncesinde para politikasında yapılan radikal değişiklikler biriken yüklerin bir şoka dönüşmesine neden oldu.

Sonuçlarını da zaten hep birlikte yaşadık.

2005-2015 arasında yukarıda bahsettiğime benzer bir krizin olmayacağını iddia etmemin temel nedenlerini kabaca aşağıda özetledim. Ardından da özellikle son dönemde bu fikrimin neden değiştiğini ve geçmişe göre artık yeniden bu endişeye sahip olduğumu kısaca anlatmaya çalıştım.

**

1994’te, 2001’de krize giden süreçlerde TL’nin değeri üzerindeki baskının dayanılmaz hale gelmesi, uluslararası piyasalardan Türkiye’ye döviz girişinin, başta artan ithalat nedeniyle olmak üzere dışarı çıkan dövize yetişememesi ana meseleydi. Yani Türkiye özellikle cari açığın finansmanı ile ilgili sorun yaşıyordu. Her iki dönemin sonu devalüasyonlar ile şok kırılmalara neden oldu ve krizler yaşandı. 2001 krizinden sonra Türkiye dalgalı kur rejimi ile TL’nin değerini büyük ölçüde piyasaya bıraktı.

Dolayısıyla o dönemden sonra kurdaki sıçramalar çok daha sınırlı oldu.

Kabaca şöyle bir örnek neyi kast ettiğimi daha iyi gösterebilir.

2001 krizinde TCMB’nin devalüasyon kararı bir gecede TL’de %40’lık bir değer kaybı ile sonuçlanırken, o günden bu yana TL’nin aylık bazda en fazla değer kaybı %19 oldu. O da küresel krizin etkilerinin derinden hissedildiği 2009 yılında. Zira piyasada değer kayıpları ve kazançları, yine piyasa tepkisi ile dengelendi. O da iniş ve çıkışların boyunun daha kabul edilebilir olmasını sağladı.

Bu süreçte TCMB’nin görece daha bağımsız karar alabilme becerisi ve dolayısıyla piyasadaki dengesizliklere anında müdahale etme becerisi de Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı tirbülansların krize dönmemesi için önemli oldu.

Hem 17-25 Aralık hukuk darbesi girişiminin sonrasında, hem de gerekli tüm zamanlarda TCMB elindeki araçları etkili bir şekilde kullanabildi.

Bütün bu politika tercihlerinin dışında küresel likidite bolluğunu da unutmamak gerek. Özellikle 11 Eylül 2001’den sonra 2005 yılına kadar likidite şartları oldukça iyi seyretti. 2008 küresel krizinden sonra da başta ABD Merkez Bankası olmak üzere neredeyse tüm gelişmiş ülke merkez bankalarının piyasalara para pompalaması bizim gibi cari açık finansmanı sorunu yaşama ihtimali olan ülkeleri ipten aldı.
Üst üste birkaç yıl rekor kıran ve %9’lara varan cari açık / GSYİH oranına rağmen Türkiye yine sorunsuz bu dönemlerden çıkmayı başardı. (Literatürde %5-7 arasına vardığında kriz çanları çaldığı ifade edilirken, Türkiye bu sıkıntılardan çok hafif zararlarla çıktı.)

İşin finansman ve dış açık tarafı bu durumda iken reel sektörün de geçmişe göre bu süreçlerde daha az zarar gördüğünü biliyoruz. Zira bahsettiğim dönemde her ne kadar kurda zaman zaman sert hareketler yaşasak da bu sert hareketler piyasa şartlarında bize nefes alacak kadar zaman tanıdı.

Yani daha önceki yıllarda neredeyse bir gecede TL’nin %60-70 değer kaybı olurken, bu %60-70 değer kaybı bahsettiğim nedenlerle çok daha uzun sürelere yayıldı. Bu da piyasalarda oluşan bu olumsuzluklar ile zor duruma düşen tüketiciler, üreticiler için kendilerini en azından “batmaktan” kurtaracak zamana sahip olmak anlamına geldi.

Yani tsunami yerine dev dalgalarla boğuştular ve hayatta kalmayı başaranlar görece fazla oldu.

Yine bu sıkıntıları yönetemeyen ve tutunamayanların yerine yeni kurulan işler, başta dijital ile beraber gelen yeni büyüme alanları da istihdam kaybının görece azalmasına, dev dalgaların bir şoka dönüşmesine engel oldu.

Biz de bu dönemde sırf muhalefet etmek için kriz geliyor diyenlere, temelde bu gerekçelerden ötürü ekonomide yükün birikmesine izin vermeyen bir ortam olmasını da baz alarak “kriz” olmasının neden çok zor olduğunu anlattık. Bunu söylerken herşey güllük gülistandı demek özellikle 2013-2015 için çok da mümkün değildi ancak yine de mevcut şartlarda sistematik bir kriz riski olmadığını söylemek mümkündü.

**

Ve işte şimdi tüm bu krizin olmamasının gerekçesini oluşturan, yukarıda saydığım hususlardan ötürü sistemdeki riskin birikimli olarak ilerlediğini söylemek mümkün.

Ve kriz dediğimiz de zaten bu birikimin bir şok halinde üzerimize çökmesi anlamına geliyor. Hızlıca göz atalım.

Kur politikasında bir değişiklik yok. Hala dalgalı kurda devam ediyoruz. Ancak hem dış ticaret açığı hem de geçtiğimiz dönemde şirketlerin biriktirdikleri borcun geri ödeme vadelerinin gelmiş olması döviz talebinin oldukça yüksek olacağı bir döneme işaret ediyor.

Küresel likidite koşulları ise yukarıda söylediğimin tam aksine yavaş yavaş gelişmekte olan ülkelerden dışarı çıkışı işaret ediyor. Yani daha önce döviz arzını karşılayan sıcak para tam tersi bir yere gidiyor ve o da döviz talebinin artışına işaret ediyor. Yine başta turizm olmak üzere ana döviz getirici sektörlerde de 2010’lu yılların başında yakaladığımız ivmenin oldukça uzağındayız.

Diğer yandan TCMB’nin araçlar konusunda daha önce bahsettiğim dönemlere kadar ne kadar “özgür” olduğunu da hep birlikte izliyoruz. Geldiği noktada mevcut araçlarının da etkinliğini, sonuç verme olasılığını yitirmeye devam ediyor. Yani bir kredibilite sorunu birikerek artıyor.

Kabaca 2005-2015 arasında sürekli ortaya atılan kriz geliyor lafı ne kadar “teknik” olarak boş laf ise, bugün bir o kadar altı her geçen gün dolan bir söyleme dönmeye başladı.

**

Hatırımızda daha önce de kaldığı gibi, tetikleyici herhangi bir siyasi/ekonomik haber bu birikmiş enerjinin bir anda hepimizin üzerine birden yığılmasına neden olabilir. Ve hepimiz de biliyoruz ki şu anda bu tip bir kırılma noktasının ortaya çıkması için çabalayan bir sürü iç/dış mihrak ortada dolanıyor.

Hepimizin iyiliği, ülkemizin yeniden büyümeye, gelişmeye devam etmesi için sorunları halı altına süpürüp birikmeleri yerine acilen yukarıda bahsettiğim şartlardaki değişimi dikkate alan “gerçekçi” çözümleri yaratmak zorundayız.

Yoksa çatı hepimizin, hiçbirimiz istemeyiz ama çökerse de hepimizin tepesine çökecek.

Yazıyı paylaşın:

Yorumlar

yorum