ABD, Çin ile Çatışmamayı Yeğleyecek

abd_cin.jpg

Çin-Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ilişkileri, Donald Trump’ın başkanlığa seçilmesiyle birlikte bir belirsizlik dönemine girdi. Esasen Trump’ın, seçim kampanyası süresince, iki ülke arasındaki ticaret akışı, Tayvan’la bağlantılı “Tek Çin politikası” ve özellikle Güney Çin Denizi konularında söylemiş oldukları, Pekin’i ve küresel barış ortamının bekçilerini kaygıya yöneltmişti. Yeni ABD Başkanı’nın, bu sorunlara ilişkin görüşleri bir yana, kimlik yapısı itibariyle de bir adım sonra yapabilecekleri öngörülemez bir kişi olması, söz konusu kaygıları destekler nitelikteydi.

Çin-ABD ilişkileri hiçbir zaman kolay olmamıştır; ama iki ülke arasındaki ilişkiler, 1979’da bir “normalizasyon”a tabi tutulduğundan bu yana, neredeyse çekişmesiz yürümekteydi. Gerçi ABD’nin, iki ülke arası dış ticaret dengesine ilişkin yakınmaları özellikle 2008’den sonra yoğunlaşmıştı. Ancak Trump ile girilen belirsizlik dönemi gibi bir süreç de hiç yaşanmamıştı. Dünya şu anda bu iki süper gücün arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Askeri nitelikli olmasa bile her türden çatışma, dünyanın bütünü için büyük bir tehdit. Kimse böyle bir şeyi dilemiyor. Ayrıca bunun olması için de gerçekten bir neden var mı? Bu alanda bazı çevrelerce bir dizi felaket senaryosu üretilip bunlar birer karşıtlaşma hatta çatışma gerekçesi gibi ele alınıyor ve ortam kızıştırılıyor.

Bunlardan birincisi, Trump’ın Tayvan ile temasının, Çin-ABD ilişkilerinde bir diplomatik yıkıma yol açacağı doğrultusundaki görüştür. Gerçekten de Trump, daha göreve başlamadan, Tayvan lideri ile telefonlaşıp Tek Çin politikasını tabu olmaktan çıkarabileceğini açıklamıştı. Aslında ABD’nin Tayvan ile ilişkisi on yıllardır sürmektedir. Gerçi Nixon ve daha sonra da Carter, Tayvan ile ilişkilerin kesileceğine söz vermiş ama ABD’nin Tayvan’a silah satışları alttan alta sürmüştür. ABD, Tayvan’a bir dizi uluslararası örgütte gözlemci statüsü verilmesine önayak olmuştur. Trump’ın bu çizgiyi, -Tek Çin politikasını terk etmeksizin- sürdürmesi, Çin’in de bu alanda söylem ve tutumunu olsa olsa sertleştirmesine neden olacak ama bir açık savaşa yol açmayacaktır. Kaldı ki Trump, 10 Ocak 2017 günü Şi Jinping ile yaptığı ilk telefon görüşmesinde, Tek Çin politikasını sürdüreceğini açıklamıştır.

ABD’nin kendini sürekli olarak Çin’i dizginlemekle yükümlü saydığı yolundaki yaklaşım, ikinci bir noktadır. Oysa tam tersine ABD, Soğuk Savaş dönemi dışında, Çin’in yükselişine engel olmaya kalkışmamıştır. Farklı anlayış ve dünya görüşüne sahip bu iki ülkenin, birbirini oldum olası “hasım” bellediğini sanmak yanlıştır. ABD ile kültür ve bilim alanındaki ilişki ve değişimler, Çin’e önemli yararlar sağlamıştır. 2001’de Çin’e Dünya Ticaret Örgütü’nün yolunu açan ABD olmuş; Çin bu fırsatı bir ihracat patlamasına dönüştürmeyi bilmiştir.

Bir başka önemli sorun, Güney Çin Denizi’ne ilişkin olanıdır. Güney Çin Denizi, başta Çin olmak üzere, söz konusu denize kıyısı olan bir dizi ülkenin üzerinde hak iddia ettiği bir denizdir. Burada petrol ve doğal gaz kaynakları bulunduğu gibi, her yıl çok yüksek değerlerde mal taşıyan gemiler bu su yolunu kullanmaktadır. Ayrıca hatırı sayılır balık rezervleri ile göze çarpan deniz, birçok ada ve mercan adacıkları ile de bezenmiştir. Böyle bir zenginlik kaynağının neden olduğu ve olabileceği ihtilaflar, Çin’e göre, komşular arası ilişkiler aracılığıyla barışçı yoldan çözüme kavuşturulmalıdır. Oysa Trump’ın seçim kampanyasında Güney Çin Denizi’nde bir tür “jandarmalık” vaadinin de bulunması, uluslararası gözlemcileri kaygılandırıyordu. Neyse ki, bu arada bir Asya turu yapmış bulunan ABD Savunma Bakanı Mattis, ülkesinin Güney Çin Denizi’nde kısa dönemde bir askeri eylem planlamadığını açıkladı.

Nihayet, Çin’in –özellikle ticaret yoluyla- dünyayı ele geçireceğine ilişkin senaryo da anlamsızdır. Bu iddia, Trump’ın seçim kampanyasının önemli bir unsurunu oluşturmuş; 1 trilyon dolar alacağı olan Çin’in ABD üzerinde egemenlik sağlamakta olduğu ve sağlayacağı öne sürülmüştür. Bunlar doğru değildir. Öncelikle ABD’nin Hazine varlığı, bunun on katından fazla, 11 trilyon kadardır. Öte yandan, örneğin Japonya da, Çin’in sahip bulunduğu ABD hazine bonosu miktarı kadar ABD hazine bonosuna sahiptir. Ayrıca, elindekilerin değerini düşürerek ABD aleyhine kullanacak olan Çin, kendi yatırımlarının da değeri düşeceğinden, bundan ABD kadar zarar görecektir. Tekstil, mobilya vb sektörlerde Çin rekabeti ABD’nin yerel imalatına zarar vermiş olabilir. Ancak toplamda her iki ekonomi, akılcı bir işbölümü bağlamında yeniden yapılanarak birbirini tamamlayıcı işlev görebilir.

Bütün bunlar, Çin-ABD ilişkileri bağlamında, içinde bulunulan dönemin belirsizlik yüküne karşın, kötümser olmak için çok belirleyici nedenler olmadığını gösteriyor.

Aydın Cıngı

Siyaset Bilimci

Yazıyı paylaşın:

Yorumlar

yorum